Bir resim yapacaksin onun gibi birakip gitmeyecek diririm

Enfes bir kitap kendileri. Bir icim sudur mubarek. Alin okuyun stresiniz kalmasin. Huzur bulun. Sevin sevisin.

Trafikte kalmış hızlı arabalarınız, sizi şişmanlatan zengin yiyecekleriniz ve kendinizi hep yalnız hissetmenize sebep olacak büyük evleriniz ve siz. 

Chuck Palahniuk/ Günce

kadınlar mutsuz olmayı göze alamaz. biz de mutsuz olalım dediğinde idealist tenekeleri devreye girer. onlar için iş, aş, mutluluk herhangi bir erkekten çok daha önemlidir. 

şunu merak ediyorum, izleme veya okuma listesi oluştursam işe yarar mı? yarar diyenler mesajla ulaşırsa şükela olur -_-

patron iyi değildir, iyi olan; patron olmaz. bu açık ve nettir. ölümler patronların, iş sahiplerinin suçudur. ve böylesi bir zenginlik muhakkak bir orospu çocukluğu içerir. saygılar. küfürler sizinle olsun.

film üzerine: 8 buçuk (1963)

fellini abimizin düşlerinde gezinirken türlü türlü git geller yaşayabiliriz. filmin başında arabanın içine sıkışmış sessiz sessiz bekleyen adamla filmin ne kadar sinsi ve bunaltıcı olduğunu anlamamız herhalde muhtemel. ardından kurtuluruz arabadan fakat gözler üzerimizdedir ve yine mahkumuzdur. bir kurtuluş için uçmak istesek de bileklerimizden bağlı bir iple çekiştirirler yere. özgürlüğe izin yoktur. sıkıştırılmışızdır. türlü uzay maceralarının en alt katındaki yönetmen bizizdir. uçurumdan düşer gibi çocukluk anılarımıza düşeriz ve rumba yaparız ardından. çünkü yeni çağda rumbadan ziyade metreslerimize orospu rolü biçmek için yaşıyoruzdur. yoğun hazlarla dolu dondurma yalayışı olan kadına bir rol vermek için denizciyi oynatırız. hareme düşeriz hevesle. tanrı kadınların tanrısıdır artık. gitmek istediğimizde kafamıza sıkarız, fakat her ölüm yeni bir başlangıçtır.

imdb is going on there: http://www.imdb.com/title/tt0056801/?ref_=nm_knf_i1

sekiz buçuk kere maşallah

Resim de çiziyorum evde kalmam kesin

Zengin-Yoksul

-Servetin her aşaması yeni bir yaşam biçimi gerektirmelidir, kültürde ve insan sevgisinde. Ötesi paralılıktır, zenginlik değil.

-“Sevişen fakirler zengindir,” diyor Oscar Wilde. Tevekkeli değil, sevmeyen zenginler fakirdir.

Kültür

-Kitap aydının bahçesi, yobazın mezarı, aymazın hücresidir.

Sevgi ile Sevgiye Karşı

-Sevgi doğumları iyi çocuklar yaratır, aşk doğumları büyük insanlar yaratır.

Susmak Söylemek

-Sustuğunu bilen insan olgun insandır. Bildiğini susan değil.

-Açıklama ile süren, açıklama ile biten konuşmalar seni aşağsamadır. Çünkü ya açıkça belirtilememiş konular açıklanır ya da sence anlaşılmayacağı sanılanlar.

Toplumdan Kişilikten

-Büyük adamlar yetiştirmiş milletler küçük adamlarını anlamakta gecikmez. Küçük adamlarla dolmuş milletler büyük adamları anlamakta gecikir.

Özdemir Asaf/ Yuvarlağın Köşeleri

Buyurun size bir avuç Özdemir.

"Peki niçin bu kadar çok uşak var burjuva içinde, hem öylesine soylu görünüşü varken hepsinin?"

Dostoyevski/ Batı Batı Dedikleri.

Dosto yine turnayı gözünden vurarak iki bin on beşin ortalarını yaşadığımız şu döneme kadar hiç mi hiç değişmeyen bir tespit yapmış.

Hepimiz uşağız aslında yeterince zengin değilsek, ama görünüş budalaları yüzünden hayatımız sikilmiş, güzel giyinmek zorundaymışız gibi hissediyoruz. Yok böyle bir şey dostlarım, bizler soylu değiliz.

film üzerine: good mornign, vietnam (1987)

otobüsten indiğimizde şehrin sıcağından olsa gerek ensemizi yoklayacağız. karşımıza dizilmiş sıra dağların eteklerinden günaydınlar çıkarıp tanımadığımız insanların önüne sunacağız. reklamlara sahne olmuş televizyonların önünde durup her sabah kendimizi izlerken bir kez daha sıcağı hissedeceğiz.

vietnam! vietnam! 

çöp kutusundan çıkan en güzel bifteklerin olduğu yerden selamlar getireceğiz. tabii çöp kutusuna giden hayallerimizi de unutmadan bir kadının peşinden koşup bir adamın arkadaşlığıyla onlarca kişiye topa böyle vurulur dersi verirken yaşlanacağız. sonra gün gelir de tekrar izlerken kendi filmimizi elimiz titreyecek, intihar edeceğiz. 

good evening istanbul!

hayat buysa kral imdb: http://www.imdb.com/title/tt0093105/?ref_=nv_sr_2

aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor.

Dört başı mağmur tarlaların içinden geçmek gibi bir hayalim vardı, ne yazık İstanbul’da yaşıyordum. Mevsim yazdı, çantamda iki eski okunmuş kitap, bir de ellilik su vardı. Cadde’ye yeni varmıştım ki bu şehirde her köşebaşı yaşayanın ayrı bir caddesi vardır, dönecek bir köşe aradım, caddenin tamamı güneş alıyordu ve ne yazık ki üstümde yarısı siyah yarısı beyaz kısa kollu bir zımbırtı vardı. Seba’nın öldüğünü duyunca almıştım. Cenazesi İnönü’den kalkacakmış efsanenin. Seba sağolsun, buram buram terlemiş buram buram kokuyordum. Özünde bir Galatasaraylı olarak siyahların beyazların içinde stadyuma vardım. Girişte binlerce kişi sloganlarla Seba’yı bekliyordu. Genç, keçi sakallı birinin yanına yaklaştım, saatime bakıyor gibi yaparak soru soracaktım, kafam koluma gitti; ama saatim yoktu. Tam soruyu soracağım sırada çöp arabası geçti, bastım küfürü Beşiktaş Belediyesine. Eskiden Eyüp Sultan’ı temiz tutalım sloganıyla Eyüp’ten geçen çöp arabaları gibi marşlarla geçmişti araba. Her neyse araba geçer geçmez çocukla göz göze geldik,

"Seba," dedim, "kaçta gelecek?"

"Bilmiyoruz birader, bekleriz biz," dedi.

"Eyvallah!" dedim. Sloganlar atılırken terden renk değiştirip daha siyah beyaz olan kısa kollum üstüme yapışmış vaziyette stadın kuytu köşelerini aramaya başladım. Aklıma bir soru geldi, bu insanlar dedim, nereye sıçacaklar? Üstümü değiştirecek bir yer arıyordum artık. Prefabrik de olsa bir tuvalet arıyordu insan. Turuncu kazaklı görevlilerden birine yaklaşıp durumu anlattım. Aşağılarda bir yerde olacakmış. En alt katta olduğumu zannediyordum. Aradan bir yerden girdim, sahi prefabrik tuvaletler vardıİ; ama önünde kimse yoktu. Bu kadar kişi içine mi hallediyordu bu işi? Aranmaya başladım. Tam anlamıyla bir kedi gibiydim. Kumdu her taraf, ama İnönü’ye bunu yapmaya içim elvermiyordu. Dolanırken Gönül Turgut’un Birazcık Yüz Ver şarkısı kulağımda çınlamaya başladı, sesi takip ettim, sonunda önünde dört kişinin olduğu bir tuvalet bulmuştum. Yaklaştım, tuvalet sırasından bir kişi eksildi. Erkek nesli hızlı tuvalet işi görmesiyle ünlüdür, bilirsiniz. Organ prefabrik bir kere, kullanışlı. Üç kişinin sonuncusu içeri girdi, otuz saniye sonra hassiktir diye bir ses geldi içerden. Tuvalet bozulmuş.

Oh dedim, yapma devletlim! Bunu yapma!

Seba niyetine geldiğim yerde ne hallere düştüm derken bir anonsla Seba’nın geldiği duyruldu. Sloganlar iki kat daha arttı. Büyük başkan Seba artık staddaydı. Koşa koşa çıktım dışarı. Dışarı çıkarken garip bir şekilde pembeye boyanmış bir kirişe siyah beyaz kısa kollumu takıp ortadan yardım.

Oh dedim, yapma devletlim. Bari bunu yapma!

Oluyordu, bir insanı anmaya gitsen de bu tarz kazalar yaşanabiliyordu.
Seba’yı uğurladık. İnsan ölüyordu. İnsan hep ölüyordu, bir şey yapamıyorduk. İki kere ikinin beş ettiği bu topraklarda sıkça ölüyorduk. Hadi bizi geçelim devletlilerimiz de bir şey yapamıyorlardı. Yaratanı pek sevmiyorlardı da yaratan iyiydi devletlilerimizde. Bir de hiç devletli görememiştim yanımda yamacımda. Seba ölmüştü. Gordon ağlıyordu.

Bir saat sonra çekirdek yemeye çıktım. Beşiktaştan geçip Ortaköy’e varmışım. Sinekler peşimi bırakmamış, çekirdeğim bitmiş, hala terliyim; ama yaşıyorum. Çünkü insan yaşıyor dostlarım.

it’s my pıreşıırs.

Ünlü ressamlardan, inşaat işçilerine kadar hepimiz imzamızı bırakmak istiyoruz. Kalıcı olmak. Ölümden sonraki yaşamınız.
Hepimiz kendimizi anlatmak istiyoruz. Hiç kimse unutulmak istemiyor.